Her insan, hayatında sevgi dolu ve güvenli bir ilişki arayışında bulunur. Ancak, bazıları için bu arayış, büyük acılara ve zorluklara dönüşebilir. Türkiye’de gün geçtikçe artan kadına yönelik şiddet vakalarının bir örneği olarak kaydedilen bir olay, bir kadının işkence dolu hayatının, trajik bir sona nasıl ulaştığını gözler önüne seriyor. Bu makalede, bu kadının boşanma talebi ile birlikte yaşadığı korkunç olayların yanı sıra, cinsiyet temelli şiddetekin toplumsal etkilerini ve çözüm yollarını ele alacağız.
Sibel, 38 yaşında, iki çocuk sahibi bir anne. Yıllarını birlikte geçirdiği eşi tarafından sürekli fiziksel ve psikolojik şiddete maruz kaldı. İlk başlarda her şey normal görünüyordu; ancak zamanla, eşinin davranışlarının kontrolsüz bir şekilde şiddete dönüşmesi, Sibel’in yaşamını cehenneme çevirdi. Sürekli eleştiriler, aşağılamalar ve fiziksel saldırılar, onun ruhunu öyle bir harabeye dönüştürdü ki, zamanla kimliğini kaybetmeye başladı. Gece yarısı yaşadığı korku dolu anlar, gözyaşları içinde geçen saatler, Sibel’in hayatının kaderini belirliyordu. Kendisi gibi birçok kadının benzer zorbalıklarla karşılaşmasının yanında, yaşadığı bu şiddetin gerekçesizliği, toplumsal cinsiyet normlarına dayanarak açıklanamazdı.
Boşanmak istemesinin asıl gerekçesi, dayanılmaz şiddet ve tehditlerdi. Eşi, Sibel’in boşanma kararı almasının ardından daha da öfkeli bir hale geldi. Aile içinde yaşanan bu şiddet, Sibel’in çocukları üzerinde de derin bir iz bıraktı. Çocuklar, sık sık annelerinin ağlamasına tanık oldukları için duygusal olarak etkilenmiş, kendi dünya görüşleri de bu travmalarla şekillenmişti. Bir anneden ziyade, baskı altında kalan bir birey olarak Sibel, çocuklarına daha iyi bir gelecek sağlayabilmek amacıyla ayakları üstünde durmak zorunda olduğunu biliyordu.
Sibel’in zorbalığa ve şiddete karşı durma kararı, onu cesur bir kahraman yaptı. Aile Mahkemesi’ne başvurarak boşanma davası açmakla kalmadı, aynı zamanda kendi hikayesini başkalarına da duyurmak amacıyla bir kadın dayanışma derneği ile iletişime geçti. Bu süreçte, yalnız olmadığını anlamak, Sibel’in yeniden kendine güven duymasını sağladı. Destek grupları ve uzman yardımları, hem psikolojik hem de hukuki yardım sunarak, kadınların cinsiyet temelli şiddet karşısında daha dirençli olmasına yardımcı oldu.
Sibel’in kurtuluş mücadelesi, birçok kadının sesi olmayı başardı. Toplumun her kesiminden kadınlar, yaşadıkları benzer olayları paylaşarak, Sibel’in hikâyesinin bir ilham kaynağı olmasını sağladı. Birçok sosyal medya platformunda başlatılan kampanyalar sayesinde, kadına yönelik şiddete dikkat çekiliyor ve toplumsal bilincin artmasına katkıda bulunuyor. Sibel’in hikayesi, sadece bir kadının boşanma mücadelesi değil, aynı zamanda bir toplumun bu konuda ne kadar duyarlı olduğunu sorgulatan bir hikaye haline geldi.
Sibel’in boşanma davasında yalnızca kendisi değil, çocukları da etkileniyordu. Mahkeme süreci zorlu geçti, fakat Sibel, pes etmeyi hiçbir zaman düşünmedi. Mahkemeye sunduğu deliller ve şahit ifadeleri, onun lehine sonuçlandı. Nihayetinde, boşanma kararı alındı. Bu, sadece Sibel’in değil, aynı zamanda darbe alan onca kadının da özgürlüğüydü. Ancak, boşanmadan sonra bile Sibel’in karşısındaki en büyük engellerden biri, toplumun süregelen önyargılarıyla yüzleşmek oldu.
Sonuç olarak, Sibel gibi birçok kadın, yalnız olmadıklarını ve seslerini duyurmanın bir yolunu bulduğunu bilmelidir. Kadına yönelik şiddeti önlemek için toplumsal bilinçlenme şarttır. Sibel’in hikayesi, cinsiyet eşitliği ve kadın hakları mücadele edenler için güçlü bir örnek teşkil ediyor. Unutulmamalıdır ki, kadına yönelik şiddet sadece bireyleri değil, tüm toplumu etkileyen bir sorundur. Bu nedenle, herkesin üzerine düşen sorumluluklar var.
Sibel’in hikayesi, aynı zamanda umut ve cesaret simgesidir. Her kadının sesi, gücüdür ve bu ses, boşanma gibi zor bir süreçte bile kaybolmamalıdır. Şiddete uğramış bir kadının varlığı, toplumun her kesiminden destek arayışında bulunması gerektiğini gösteriyor. Sibel gibi kadınların, hayatta kalma savaşlarında yalnız olmadıklarını anlamaları önemli. Kadına yönelik tüm şiddet biçimlerinin karşısında durmak, toplumsal bir görevdir ve hepimizin sorumluluğundadır.